Geçmişi, bugünü ve geleceği birçok tartışmaya maruz kalan Türkiye… Siyasi duruşu, tarihi, coğrafi konumu, sosyokültürel yapısı, inançları ve daha birçok olgusu üzerinden konuşulan bir ulus… Üzerine yerleşmiş birçok uygarlık… Varoluşları, gelişimleri ve yok oluşları… Ardında bıraktıkları kalıntılar ve bunları yıkan ya da ayakta tutan biz ve bizden önceki nesiller… İşte tam bu noktada böyle önemli bir pozisyonda olan Türkiye ve benzeri ülkeler, bu kalıntıların gerçek değerlerini kanıtlayabilmekte midir yoksa değil midir?
Diğerlerinin, turizm ve ekonomik çıkarları kullanarak büyük bir rant kaynağı olarak gördüğü Türkiye maalesef bu isteklere karşılık vermeye çalışmaktadır. Bu yüzden bu dış güçlerin etkilerini özellikle ticari, kültürel, sosyal, turistik ve turistik olarak nitelendirebileceğimiz mimaride görmekteyiz.
Türkiye toprakları üzerinde barınmış birçok uygarlığın bize bıraktığı önemli yapılar bulunmaktadır. Kimi dönemlerde görkemli ve göz boyayıcı, kimi dönemlerde basit ve sade ve kimi dönemlerde ise hayalperest olmuşlardır. Ve bilinmektedir ki Türkiye mimari imajları ile geniş bir hazineye sahiptir. Bu hazinede önemli bir yere sahip olan İstanbul… Her an bir antik dönem, Bizans, İslam, Rönesans, Cumhuriyet ve diğer dönemlere ait yapılarla karşılaşmanın mümkün olduğu, kimisinin iyi durumda olduğu kimisinin de olmayı beklediği şehir…
Bu önemli yapılara örnek türler olarak birçok cami, medrese, kilise, askeri, ticari ve benzeri yapılar, hatta çeşmeler bile verilebilir. Eğer tarihi değeri kadar işlevi ile de değer oluşturabilecek bu yapıları özelleştirmeye kalkarsak Türkiye’deki hanlar ve özellikle İstanbul’daki kapalı çarşılar doğru bir örnek olabilir. Ve daha da özele inmek gerekirse İstanbul’daki Kapalı Çarşı’yı ve Mısır Çarşı’sını örnek verebiliriz. Buralardan tamamen turiste yönelik ticaretin “eski işlevi han-çarşı” ile bağdaştırılıp bütünleştirildiğini görmekteyiz. Eskiden ticari bir işlevi olduğu için içerisine birbirinin aynı onlarca mağazanın yerleşmesi restorasyon adı altında yapılan mekan ve işlev iyileştirme çabalarının doğru bir anlayışta ilerlemediğini kanıtlar niteliktedir. Bu tip hanları ve çarşıları mimari olarak ele alırsak; dış görüntülerinin, mimariyi, restorasyon açısından “tatmin” ettiğini fakat tam tersi olarak bu görüntünün sosyokültürel açıdan yetersiz ve uyumsuz olduğunu görmekteyiz.
Peki, bu eleştiriler doğrultusunda, bu tip yapılar bize işlev olarak nasıl yansımalı? Tabii ki bir yandan ticari amacını sürdürmesi gereken bu yapıların, aynı dükkan tipolojisini uygulayarak değil de daha farklı bir şekilde teşvik edici olması gerekmektedir. Örneğin buraların kültürel, sanatsal ve eğitici işlevde mekanlarla fonksiyonlandırılması, buralara insanların altına, eşarba ya da baharata ihtiyacı olduğunda gitmesini değil, bir aktiviteye ya da eğitime katılmaları için gitmelerini sağlayabilir. Üstelik bu ürünlerin yabancı ülkelerden geldiğini düşünecek olursak… Bu kadar sanat ve kültür amaçlı bir yapı Türk toplumunun sosyokültürel konumuna maalesef uygun görünmese de işlevi değiştirmeyle birlikte belki bu düzeni de bir nebze değiştirebiliriz. Böylece bu turistik kısırdöngüyü, sadece incik boncuk alarak değil, sanatsal etkileşimle kırabilir ve evrensel boyutta söz sahibi olabiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder